1 Haziran 2012 Cuma

AYŞE ANAMIZIN ELİ... Hikâye / Sebahat Mayda YAVUZ


 

     Her genç kız, on beş yaşında bile kendini evliliğe hazır hisseder. Hele sevdiğiyle...

Evlilik, sadece sevdiği insanla birlikte yaşamakmış gibi gelir ona ama tecrübe sahibi olan anne-babaları, evliliğin bu olmadığını bildikleri için, Trakya'da bu  yaş da evlenmesine izin vermez çocuklarının zaten yasalarda izin vermez!

Salim'i tanıdığım da daha on beş yaşında idim. Salim, askerliğini bitirip-gelmiş; evlenebilecek yaştaydı.

Belki, onun yaşının benden epey büyük olması, olgunluğu, benim çocuksu davranışlarımı olgunlukla karşılaması; daha on beş yaşında benim kendimi evliliğe hazır hissetmemi sağlıyordu.
Tabii, kararları evde ''kanun'' olan annemin, benim bu düşüncemden haberi bile yoktu. Olsa, neler olabileceğini düşünemiyorum bile... En son, arkamdan fırlattığı terliğin acı tadını hâlâ unutamıyorum. Terlik cezamın nedeni, sadece onun söylediği saatte evde olmayışımdı. On dakika gecikmenin cezası!

Annelerimiz, belki babalarımızdan daha çok kızgınlık duyduğumuz, bizlere verdikleri cezaların hep ''haksız'' olduğunu düşündüğümüz kişilerdi. Oysa babalarımızın haberi bile olmadığı, annelerimiz tarafından hafif cezaya çarptırılmış ne kadar çok kabahatlerimiz vardı!

Hayatta en çok korktuğum bir annem, bir de ''abla'' dediğim teyzemin kızı Semahat'tı...
Verdikleri cezalar bile çok benzerdi.
Bir kez; küfür ettiğim için ağzıma doldurduğu acı pul biber ve sonrasında ağzımın acısından kurtulmak için koştuğum bahçedeki çeşmenin vanasını kapatıp, vananın başında ''cezamı çektiğime'' karar verinceye kadar vanayı kapalı tutması hiç aklımdan çıkmaz.

On  beş yaşında tanıdığım ve bana kalsa hemen evlenmeyi düşündüğüm Salim ile evlenebilmem için tam yedi yıl geçmişti.

Önce, annemin karşı çıkışları; Salim'in ailesinin ısrarlı geliş-gidişleri ve ailesini yakından tanımasıyla yumuşamaya başlamıştı ve sonunda ''Tamam! Kısmetse olur. Hayırlısı nasılsa öyle olsun!'' a dönüştü;  babam ile birlikte... 

Yedi yıl sonra bir temmuz günü görkemli bir düğün töreni ile evlenmiştik.

On beş yaşında evlensem ne olurdu bilemiyorum ama yirmi iki yaşında bile evliliğin ilk ayları ve yıllarının gerçek yaşamla tanışmak olduğunu, iki ayrı dünyanın ortak noktalarını bularak, ortak bir dünya kurmak olduğunu ve zorluğunu anladım.

Küçük yaşlarda; nasıl tozpembe görünüyormuş hayat insana...

Salim'le birlikte aynı evde yaşasam; açlığa bile katlanırım hatta açlık hissetmem sanırdım. Evlenip, cicim ayları geçince; o çok sevdiğiniz insan da herkes gibi oluyor birden... Her şeyi beklemeye başlayıveriyor insan! En azından, baba evinde sahip olabildiklerini, yapabildiklerini karşılamasını istiyor. Evlenmeden önce; baba evindeki yaşam standartlarının altında bir yaşam sürebileceğini aklının ucuna bile getiremiyor hatta! Hep daha iyisi olacakmış gibi geliyor ama bazen hiç de öyle olmuyor.

      Bin dokuz yüz seksen'li yılların başında; bulaşık makinesi, çamaşır makinesi lüks sayılırdı.
Evin en lüks elektronik eşyaları; televizyon ve buzdolabı idi. Onlar bile her evde olmazdı. Lükstü yani...  Eşimin ailesinin, annemin-babamın evinde olmayan çamaşır makinesi ''Gencecik, güçlü-kuvvetli geline'' alınacak değildi ya, el ile yıkardı çamaşırlarını...

Bulaşık ve çamaşır konusunda çok titiz olan annem; evde bana bir defa bile bulaşık-çamaşır yıkatmamıştı. İnceliklerini anneme sorarak öğrendim.

      Hamur işlerinde çok maharetli olan annem, hamur yoğurmaya başlamadan önce ''Bismillah! Benim değil, Ayşe Anamızın eli...'' diye önce dua eder, sonra hamuru yoğurmaya başlardı.
Günlerden cumartesi idi; benim ''çamaşır yıkama günüm!''
Leğeni, sıcak ve soğuk suyu, deterjanları hazırlayıp; kirli çamaşırların olduğu sepeti alıp-geldim.
Nedense birden, annemin hamur yoğurmaya başlamadan önce ettiği bu dua geldi aklıma '' yaptığı börek, poğaça, yarımca, kolay ve güzel olsun'' diyedir herhalde diye, düşündüm ve çamaşırları yıkamaya başlarken, annem gibi; ''Bismillah! Benim değil, Ayşe Anamızın eli...'' deyip başladım.

     Öğlende yıkamaya başladığım çamaşırlar, neredeyse gece olacaktı ama bitmiyordu. Yıkıyorum, bir türlü istediğim kadar temiz görünmüyordu.
Akşam 19.00 gibi bitirip, çamaşır iplerine astım daha balkondan içeri girer girmez, kopan çamaşır ipiyle birlikte yıkadığım tüm beyaz çamaşırlar yerde... Toplayıp, tekrar duruladım ama kafamın içinde de annemin ettiği dua...

     Bugünkü gibi, telefonlar yok ne evlerde sabit telefon, ne cep telefonları... Sabit telefon ancak işyerlerinde mevcut... ''Aç telefonu sor, öğren! Nerdeee?'' Mecburen, annemlere gidip-öğrenecektim.
Gece, eşim eve gelince ''Bu gece annemlere gidelim mi?'' dedim.
Evlerimiz biraz uzak mesafedeydi ve ben, yeni gelin olduğum için annemin-babamın evine bile tek başıma gidemiyordum. Ya eşim götürüyor veya eşimin kız kardeşlerinden biriyle gidiyordum.
Eşim ''Çok yorgunum ama biraz dinleneyim, gideriz'' dedi.
Akşam yemeğini yedik. Kahvemizi içtik ve eşim biraz dinlendikten sonra yola çıktık.

   Kafamın içinde, o kadar dua etmeme rağmen, bir türlü bitmek bilmeyen ve işi aksi giden, yıkadığım çamaşırlar vardı.
Annem de dua ederdi ama onun  hamuru  balon gibi şişer ve yoğurduğu hamurdan yaptığı yiyecekler hep çok güzel olurdu.

''Herhalde benim duam kabul olmadı!'' diye düşünüyor, kendimi  kabul olmayan duam yüzünden günahkâr hissediyordum. Bu suçluluk duygusuyla yolda eşimle hiç konuşmadım.
''Çok mu günah işledim acaba? Ne yaptım ki bu kadar?'' diye yolda da hep günahlarımı düşündüm.

     Annemler, henüz akşam yemeğine oturmuşlardı. Gözüm, sofradaki mis gibi kızarmış ve yeterli oranda kabardığı için tepsi derinliğini aşmış böreğe gitti...
Alt dudağımı ısırarak ''Anne, börek yapacak gün müydü bugün!'' diye geçirdim içimden... İşaret parmağımla böreğin kenarına dokunarak, hafifçe içe doğru bastırdım. Sünger gibi çöktü. Belli ki çok yumuşaktı.

    Birden ''Anne!'' dedim. ''Bu böreği yaparken yine dua ettin mi?''
Annem, şaşkın şaşkın yüzüme baktı. ''Hangi dua?'' dedi.
''Ayşe Anamızın eli'' dedim. Annem gülmeye başladı. ''Ay! Ben, öyle mi dua ediyorum?'' diye sorunca, anladım ki annem ettiği duanın farkında bile değildi.
''Anam'' dedi. ''Hep öyle başlardı ekmek hamuru yoğurmaya...'' Ondan duyardım. Ben de onun gibi başladım evlenince... Lezzetli ve bereketli olurmuş!''

    Koşarak bahçeye çıktım. Arkamdan, onlar da… Gülmekten, neden akşama kadar yıka yıka bitmeyen, çamaşırlarımın bereketini anlatamıyordum!

 
  
 
 
   

30 Mayıs 2012 Çarşamba

BURADA GÖRÜLECEK BİR ŞEY YOK! - Hikâye / Sebahat Mayda YAVUZ

Minibüs şoförünün ''Burada görülecek, gezilecek bir yer yok ki!'' sözünü ömrüm boyunca unutamam.

Sahip olanlar kıymetini bilmiyordu demek ki?


Büyük bir şehirden gelmiş biri için, burada gezilecek ne kadar çok yer, görülecek ne kadar çok güzellik olduğunun farkında bile değildi.

Hayatımda belki ilk defa; sanatçı ile normal bir insanın arasındaki farkı fark ettim. (Belki de sanatçının tanımını buldum.)

Oysa ben, neler görüyordum baktığım her yerde! Çeyrek yüzyıldır; bu kadar yeşili bir arada görmemiştim.

Nehir, orman, tertemiz bir hava; akciğerlerim adeta oksijen bayramı ediyordu.

Yeşilin her tonunu görmek mümkündü ve şoför bana hâlâ ''Burada görülecek bir şey yok ki; te işte!'' diyordu.

''Lozan Anıtı’nı’’ görülmeye değer, tek yer olarak söylüyordu.

Aslında bilmiyordu ki; kendisi bile... Hiç sormadan, buranın tarihçesini bir solukta anlatıveren, böyle insanlara yıllardır hasrettim. Kendisi bile, bulunmaya, görülmeye değer, bir değerdi!

Ben hayatı son ucundan yakalıyordum galiba... Rüya gibi bir yerdi. Rüyada görülecek insanlardı sanki!

Bir şey sormaya, hatta selâm vermeye bile çekindiğiniz; Allah'ın selâmını bile şüphe ile kabul etmeyen insanların olduğu, herkesin ''ulaşılmaz'' dediği ama ulaşanların ''ne kabul ne de reddedildiği; kendine âşık bir şehir'''den geliyordum ben...

Herkes bu şehre âşık ama şehir kendine âşık olduğu için; bu şehre ulaşabilmek, bu şehre sahip olmak mümkün değildi. Sadece siz ona âşık oluyordunuz ve o sizi; güzelliğini seyre davet ediyordu...

Kısacası; ne onunla ne de onsuz olabiliyordunuz!

''Fazla naz âşık usandırır'' sözüne uygun bu büyük şehrin nazından usanmış olmalıyım ki; Edirne'ye; İstanbul'a nazire yaptırıyordum.
''Tarihin kıymetlisi, başkenttim Osmanlı'ya'' diye böbürlenen İstanbul'a ''Ya Edirne? Senden aşağı mı?'' demek, sanki İstanbul'u kıskandırmak istiyordum.



Buradaki insanların fazla rahatlığı canımı sıkıyordu yalnız... Ülkenin her yeri bu kadar rahatmış gibi, bir boş vermişlik ve rahatlık içindeydiler.

İstanbul gibi bir şehrin; hem zenginliğini, hem yoksulluğunu görmüş biri olarak; biraz kıskanıyor muydum ne Edirne'yi, Edirnelileri?


Burada, suskun insan görmek pek mümkün değil. Sohbet ediyordu herkes... İster istemez bazı sohbetleri duyuyor insan! Ne ülke sorunları, ne dünya sorunları; günübirlik yaşıyorlar sanki...
-Bugün aç değilim, yarına Allah Kerim!...En çok da bu dikkatimi çekiyordu.
Hiç mi sorunları, başka idealleri yoktu bu insanların? Oysa biz, daha çok Anadolu insanını ''şükürcü'' olarak biliriz ama benim Edirne'de gördüğüm; yarınından endişesiz bu insanlar; Trakya insanının ne kadar kanaatkâr olduğunu gösteriyordu bana... Oysa o kadar zengin değillerdi. Çok kişi otomobil sahibiydi ama lüks otomobil görmek pek mümkün değildi meselâ... Eski model, ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek otomobillerdi. Tüketime dayalı düşünce yapıları yoktu Edirnelilerin.
 ''Aaaa! Yeni model otomobil imal edilmiş, ben de bu otomobilden bir tane almalıyım'' gibi, ne yatırım, ne gösteriş için; böyle düşünenini hiç görmedim.

Herkes çalışıyor, rızkını çıkarıyor ve evine o akşam ekmek götürmenin mutluluğuyla, yarınından hiç endişesi yokmuş gibi, mutlu ve huzurlu yaşıyor. İstanbul'un endişeli yüzlerini burada görmek mümkün değil... Belki çoğunun kendi işi olmasından kaynaklanıyordu bu güven. Yanında çalışanlarda ya çok yakın akrabaları veya çok yakın arkadaşları oluyordu.

Civar köylerde herkes; kendi tarla ve bahçesini ekiyor. Aç kalma endişesinden uzak. Evinin ihtiyacını ayırıyor ve fazlasını; cadde üzerinde veya şehir pazarına getirerek satıyor.

Büyük şehrin kavgası bir başka tabii... Her an işten atılma endişesi! Otobüslerin kapısından bir ayağını atanlar bile ''Oh! Geç kalıp, patrondan azar işitmeyeceğim, bugün de gündeliğim kesilmeyecek çok şükür'' rahatlığını, bedeninin çektiği çileyi hiçe sayarak, hissedebiliyor büyük şehirde yaşayanlar...

Edirne'yi, Edirnelileri kıskanmamak mümkün değil!

Mutlu insanlar şehri; Edirne! Seni çok sevdim.

- Burada görülecek, gezilecek bir yer yok’’ diyen şoförünü de...

-Al, benim gözümle bak şoför Bey!

29 Mayıs 2012 Salı

BAYRAMLIK AYAKKABILAR! - Hikâye / Sebahat Mayda YAVUZ


     İki katlı L şeklinde, iki ayrı apartmanın tek bahçesi vardı. Alt katlarında kiracılar, üst katlarında ev sahibi ve evli olan oğlu oturuyordu.
Defalarca yıkılmış ama ev sahibinin inşaat ustası olması belki de onu yıldırmamış ve o defalarca zabıtanın yıktırdığı, gecekondu-apartmanını yine yapmıştı.
İşte o apartmanın, alt katlarındaki dairelerin kiracılarıydık biz...

      Lâtife ve Necip ''dünyada böyle iyi insan var mı?'' dedirtecek kadar iyi insanlardı. ''Komşulardan birine bir şey mi lâzım oldu?'' Lâtife kapı kapı gezer-sorar, o komşunun ihtiyacı olan şeyi bulur ve ona verirdi.

''İyilik yap denize at, mahlûk bilmezse Halik bilir'' derler.
Dünyada belki çok az bulunacak kadar iyi olan bu insanların, neden bu kadar yoksulluk çektiğini bir türlü anlayamıyordum. Rahat etmeyi hiç de o kadar hak etmeyen kötü insanlar, bolluk içinde rahat bir hayat sürüyorlardı. Oysa bu iyi insanlar yoksulluk içindeydi.
Allah'ın adaletine bazen aklım ermiyordu!

Ekonomik rahatlık içinde olsalardı; bu kadar iyi insan olarak kalmayı başaramazlar, bu kadar iyi olmazlar mıydı acaba? Öyle ya; Yüce Allah'ın bir bildiği vardı elbette... Yoksa iyilik yapıp, denize attıkları iyiliklerin onlara çoktan dönmesi gerekiyordu!

Onlara bakarak, zengin sayılacak kadar iyiydi maddî durumumuz ve ben onların durumunu gördükçe bundan utanıyordum çünkü rahat yaşamayı bizden daha çok hak eden insanlardı... 

Yaşlı ev sahiplerimizin oturduğu katın alt katındaydılar. Zaten, bir küçük hol ve iki küçük odadan oluşuyordu ev sahibimizin ikinci kattaki dairesi de ama alt katta; Lâtifelerin oturduğu yerin bir odasını kömürlük yapmışlardı.


      Lâtife, bir oda ve hem mutfak, hem banyo, hem de yatılı misafir geldiğin de yatak odası olarak kullandıkları küçük holü olan bu yerde oturuyordu. Daire demek bile yanlıştı aslında buraya…  Eşi, iki çocuğu ve hiç eksik olmayan yatılı misafirleri...
Belki de kömürlük olarak yapılmış ama sonradan oturulacak hale getirilerek kiraya verilmiş bu evin, sokağa bakan penceresi, neredeyse sokağın yüksekliğiyle eşitti. Bir de bahçeye bakan bir penceresi vardı.
Her yağmur sonrası ahşap çerçeveleri su çeker, bazen yağmur suları içeriye sızardı. Sokağa bakan bu pencerenin olduğu duvarın rutubeti hiç eksik olmazdı zaten... Bu nedenle yaz-kış, yatıncaya kadar Lâtife'nin evinin pencerelerinden biri hep açıktı ama bu evin pencerelerinde öyle güzel çiçekler açan, çiçek saksıları vardı ki görünce ''bu evin içinde oturan insanların yürekleri bunlar'' diye düşünürdüm hep...

''Hazine viranelerde gizlidir'' sözünü doğrularcasına, bu insanlar; insanlık hazinesiydiler adeta...

Zamanla, insanlar birbirlerine mi benzerdi, bilemiyorum ama bu evin insanları; Lâtife, eşi, çocukları hepsi de iyiydi!

      Bazen, Lâtife'nin hiç eksik olmayan misafirleri yatılı değil, o gün veya gece için oturmaya gelirdi. Lâtife'nin bizim camı tıklayarak ''Şeyma, kolonyam sizde kalmış, onu verir misin?''  diye, arkası misafirlere, yüzü bana dönük, gülüşünü hiç unutmam! Aslında, Lâtife'nin kolonya şişesi değildi bizde kalan ama misafirlerine karşı mahcup olmamak, eşinin prestijini korumak için, ödünç isteyeceği kolonya şişesini, misafirlere fark ettirmeden bana göz kırparak hep böyle isterdi. Bazen de kendisine borç istemeye gelen akraba veya tanıdık birinin ihtiyacını karşılamak, onu kapıdan eli boş geri çevirmemek için bize gelir, eşime ''Haydar kardeş, bana borç verebilir misin?'' derdi. Aslında kendi için istemiyordu o borç parayı! Eşim verip, Lâtife eve gider-gitmez, gelen misafirinin bahçe kapısından dışarı çıkmasından anlıyordum onun için borç aldığını...
Defalarca, başkası için aldığı borç para, kendisine geri ödenmediği için, zaten az olan gelirinden ayırarak, onların borcunu, bize kendisi ödemişti.
 İşte bunun için; beynimde  sık sık Yüce Allah'ın adalet anlayışını sorgulamışımdır.

      Bu kadar iyi, bu kadar fedakâr bu insanlar, bu kadar yoksulluğu hak etmiyordu!
Lâtife'nin iki oğlu vardı. Büyük oğlu ilkokul "1.sınıfa giderken, ikinci  oğlu dünyaya gelmişti. Su gibi geçiyordu zaman... Elimize doğan ikinci oğlu da üç yaşına gelmişti bile...

    Sanırım, Kurban bayramıydı.


    Lâtifeler de ekmek davası için İstanbul'a gelmiş, milyonlarca aileden biriydi. Doğup büyüdükleri köy çok uzak olmadığı için, genellikle dini bayramlarda köye giderler; anne-babalarına yol gözettirmezlerdi.
Her bayram gittikleri için bu bayram gitmeyeceklerini aklıma bile getirmeden ''bayram için  ne zaman gideceksiniz?'' diye sormuştum. Çünkü bayram epey yaklaşmıştı. Biletlerini önceden ayırtır veya alırlardı. ''Bayram arifesi veya bayram gününe kaldığın da bilet bulmak mümkün olmuyor'' diye...

''Ne zaman gideceksiniz?'' sorum üzerine Lâtife'nin gözleri adeta yüzüme kilitlendi.
''Hayırdır!'' dedim, buğulanan gözlerine bakarak...
''Kâmil'in ayağında ayakkabı bile yok!'' dedi. Kâmil, Lâtife'nin küçük çocuğuydu. Lâtife'nin bu sözleri üzerine, kucağında duran küçük oğlunun ayaklarına gitti gözlerim...
Teki sağlam; kalan iki çift ayakkabının, sağlam olanlarını giydirerek; bir çift sağlam ayakkabı yapmıştı Lâtife… Ayakkabıların biri başka diğeri başka renkti. Buz kesildim.
Bu kadarını hak etmiyordu bu insanlar!
Kim bilir kaç defa, kendim için etmediğim isyanı bu insanlar için etmiştim.
Lâtife'ye söyleyecek bir söz bulamıyordum adeta, zar-zor ''olsun,  bir dahaki bayrama gidersiniz'' diyebildim.

      Şehir içindeki büyük mezarlıktan; kuruyup-kırılan ağaç dallarını, sobada yakmak için toplayarak, her gece; sıralanarak dizilip demet yapılmış ince uzun ağaç dallarını iki yanından ip ile bağlayarak, sırtında küfe varmış gibi, sonra omuzlarına geçirip getiren Necip, bu gece daha erken ve boş gelmişti. Belli ki eşine karşı bir mahcubiyet içindeydi. Çok ama çok onu hiç görmediğim kadar üzgündü çünkü... Yanımdan geçerken ''iyi akşamlar yenge!'' dedi ve başı öne eğik, evine girdi.

Çocuğuna bir çift ayakkabı alamamak hem de bulduğu her işi yapan, bu kadar çalışkan bir insan için nasıl bir duygu olabilirdi?

Tahmin etmek hiç de zor değildi.

     O gece içimden konuşmak bile gelmiyordu. Beni böyle görmeye pek alışık olmayan eşim ''Neyin var senin?'' dedi, gözlerimin içine bakarak...
''Yok, bir şey!'' dedim ama gözlerim dolmuştu. Mutfağa doğru gittiğimde, eşim de arkamdan geldi. Mutfakta tekrar ''Neyin var? Senin canın bir şeylere sıkılmış!'' dedi. Dolu yağmur bulutu gibi olan gözlerimden sicim gibi yaşlar boşandı. ''Kâmil!'' diyebildim. Boğazımı bir şey tıkamışçasına boğuluyor, konuşamıyordum. Eşim, hiç konuşmadan toparlanmamı sabırla bekledi. Sorusuna alamadığı cevabı, gözleriyle soruyordu. Biraz toparlandıktan sonra devam ettim.

''Kâmil'in ayakkabısı yok!'' dedim.
''Bunun için mi üzüldün?'' dedi eşim. Bu kez ''Ya ne yapmalıydım?''  dercesine soran gözlerle, ben onun gözlerinin ta içine baktım.

Gelen bayram değil, acı gündü sanki... Tüm bahçe adeta kararmıştı bana... Aydınlık bile insanın yüreğinde demek ki?

Güler yüzlü, iyilik perisi Lâtife'nin bu kadar üzgün ve çaresiz olması, tüm binayı karartmıştı...

Gözümü bile kırpmadan, sabaha çıktık. O şen-şakrak bahçemizden, gönüllerimizde açan çiçeklerin yansıması gibi, her yanı çiçeklerle dolu bahçemizden eser kalmamıştı sanki... Çiçekler bile güzel gelmiyordu bugün bana!

Lâtife'yi görünce utanacakmışım gibi, o gün adeta Lâtife'den kaçtım. Lâtife de, ben de; evlerimizin içine hapsettik kendimizi o gün...

     Akşam 18.30 gibi, eşim elinde bir poşetle işten eve geldi.
''Hoş geldin!'' dememi bile beklemeden;
''Al, bakalım beğenecek misin?'' dedi.
Oysa ben ondan hiçbir şey istememiştim. Elinden poşeti aldım, birlikte salona doğru yürüdük. Salona girince duyulur duyulmaz bir sesle ''Hoş geldin!'' dedim.
Eşim, benim açmamı beklemeden, elimdeki poşeti tekrar aldı ve içinden bir kutu çıkardı. Kurdele şekline getirilmiş ipi çözüp, kutuyu açtı.
Bir çift, lâcivert çocuk ayakkabısı...
''Bunlar Kâmil'e, Haydar amcasının bayram hediyesi'' dedi.

Lâtife'nin benim yüzüme kilitlenen gözleri gibi, bu kez benim gözlerim eşimin yüzüne kilitlenmişti. Tepki bile veremeden usulca ''Sağ ol!'' diyebildim. Fakat ''bunları Lâtife'yi incitmeden nasıl verecektim?'' sorusu mıhlandı aklıma, eşime ''sağ ol'' derken daha...

Eşim sanki imdadıma yetişircesine;
''Kâmil'i alıp-gelsene, özledim onu, sevelim biraz... O benim adamım...'' dedi.
Onunla oyun oynarken, bir yerine bir şey olacak diye benim ödüm kopardı hep... Haşin oyunlar oynardılar ama Kâmil halinden memnun, ben canı yanacak diye ''aman yavaş, aman dikkat et!'' diye eşime tembih ededurayım, Kâmil kahkahalara boğuluyordu bu haşin oyunları eşimle oynarken...

''Tamam! Evdeler ise hemen alıp gelirim ...'' dedim ve kapıdan fırladım.
Lâtifelerin kapıya nasıl geldiğimi; yürüdüm mü, koştum mu inanın ben de bilmiyorum. Kendimi kapıda buldum.
Kapıyı tıklar-tıklamaz Lâtife kapıyı açtı. Gözleri kızarmıştı. Belli ki çok ağlamış.
''Buyur Şeyma! Gelsene... Gir, içeri gir!'' diye her zaman ki misafirperverliğiyle beni davet etti.
''Girmeyeceğim Lâtife... Haydar, Kâmil'i çok özlemiş, müsaade edersen biraz bize götüreyim'' dedim.
Kâmil, zaten bacaklarımda sarılıydı. Lâtife gülümsedi; ''O zaten hazır bile baksana Şeyma teyzesi'' dedi.

Kâmil'i kucakladığım gibi eve getirdim. Eşimi görür görmez iki kolunu birden açarak ona doğru koşup sarıldı.
''Adamım! Adamım benim!'' diyerek Kâmil'e sarılan eşim, onu defalarca öptü ve el-ense çekerek haşin oyunlarını oynamaya başladılar. 

Bir-iki saat sonra Kâmil'e lâcivert ayakkabılarını giydirdim ve evine götürdüm.

Sabah olduğun da Lâtife'nin her yeri aydınlatan o eski kahkahalarıyla uyandım. 
Ev sahibinin gelinine bir şeyler anlatıyor ama gülmekten kesik kesik çıkan sözlerini anlayamıyordum. Hemen giyinip, bahçeye onların yanına çıktım.

Beni görür görmez bastı kahkahayı ''Çıkarttıramadım!'' diyor kahkahalarla gülüyordu.
''Çıkarttıramadım. Kâmil, ayakkabılarla uyudu bu gece!''




28 Mayıs 2012 Pazartesi

VASİYET - Hikâye / Sebahat Mayda YAVUZ




Yabancı bir şehirde olmanın güzel yanları olduğu gibi, bazen can sıkıcı yanları da oluyor.

Bu şehre geleli neredeyse bir yıl olmuştu. Yeni yerler, güzellikler görmek çok güzeldi ama bazen de çok tanıdığım olmaması canımı sıkıyordu.

Pazar günlerini oldum olası sevmem. Nedenini bilmiyorum ama pazar günleri; sanki ruhum esir alınıyordu.
Kendimi mengeneye sıkışmışçasına daralmış hissediyordum.

İşte, günlerden yine bir pazar ve benim değişmeyen can sıkıntım...
Vakit geçsin diye. Kendimi sokağa attım. Selimiye'deki kapalı çarşı'yı gezer, oradan da bir çay bahçesine oturur, bir çay içerim. Hem vakit geçmiş olur, diye düşündüm.

Hem vaktin geçmesini istiyordum, hem de hızlı-hızlı yürüyordum. Yavaş yürüyünce; sanki vücudumun bütün ağırlığı belime yükleniyor, bedenim daha da ağır geliyordu belime...
Geçirdiğim bel fıtığı ameliyatından beri bu böyleydi. Koşar adımlarla yürüyordum hep...

Evde giydiğim kıyafetimi bile değiştirmeden, üzerime bir hırka alıp dışarı çıkmıştım.

Ev ile Selimiye arası, yürüyerek yirmi dakikalık mesafedeydi sanırım ama ben o yolu on dakikada yürümüş ve Selimiye Camii'nin ön tarafındaki Kapalı Çarşı'ya gelmiştim.

Herhangi bir şey almak niyetinde olmadığım için, dükkânlardaki şeylere de alıcı gözüyle bakmadan geçip gittim.

Giriş ve çıkış kapılarının en uzun mesafeli olanını seçerek; çıkış kapısından çıktım. Hemen çıkışta bir çay bahçesi vardı. Nedense birden; oturup çay içmekten de vazgeçtim.

Ana caddenin kaldırımından yine eve dönüyordum. Oysa evde canım sıkıldığı için gelmiştim ama yine eve dönüyordum.

Caddenin kenarındaki parkın duvarlarına oturmuş, birkaç kişinin konuşmalarına kulak misafiri oldum.
Üç kişiydiler ve üçü de hemen- hemen aynı yaşlardaydı.
Ortada oturan; 170 santimetre boyunda, tombul, beyaz saçlı, çok ciddi görünüşlü olanı, yanındaki arkadaşlarına yüksek sesle ve biraz kızgın bir ifadeyle:
-Benim üç tane torunum var. Hepsi Edirne'de. Onlara diyorum ki: Bakın bana bir şey olursa, ben ölürsem, benim arabama sahip çıkın. Ona iyi bakın. Bu benim size vasiyetim.
Yanındakiler de en az onun kadar ciddiyetle, onu dinliyorlardı.

Bu biraz kızgın ama kararlı, otoriter sesin sahibine ister istemez, biraz da çekinerek, başımı çevirip baktım.

Tam önünde; bir bölümü boş, bir bölümünde siyah ayçiçeği çekirdeği, diğer bölümünde beyaz tuzlu nohut, son bölümünde de sarı leblebi bulunan dört bölümlük, üç tekerlekli bir seyyar arabaydı...

Birden gözlerim doldu. Daha da hızlı; adeta bu sesin sahibinin söylediklerini duymak istemezcesine yürümeye başladım.

Gözlerimdeki yaşların süzülmemesi için kendimi zorluyordum. Kaşlarımı çattım. İçimde kopan fırtınaya, iç konuşmalarım eşlik etmeye başladı. Avazım çıktığınca bağırmak, hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum aslında...

Kim bilir kaç yıl; evinin ekmek teknesi olmuş ki bu küçücük üç tekerlekli seyyar araba; bir Mercedes bir Limuzin'e sahipmiş, onun ilk sahip olduğu arabaymış gibi, özel olduğunu hissettirerek vasiyet etmişti torunlarına...

-Benim arabama iyi bakın!

23 Mayıs 2012 Çarşamba

BUSE - Hikâye / Sebahat Mayda YAVUZ


Mahalleye yeni taşınan komşuları seyretmek, nedense hoş geliyor herkese... Evimizin tam karşısındaki apartmanın, bir yıldır boş duran bir dairesine, nihayet yeni kiracılar geldi bugün...

İlk dikkatimi çeken; yerleşilmiş olduğunu düşündürecek şekilde, yerleştirilmiş eşyalardı. Eşyalar eve geleli iki gün olmuş, hatta evin hanımı tarafından eşyaların tozları alınmaya başlanmış olmasına rağmen, evin pencerelerinde hâlâ perde olmayışıydı.

Bu çok dikkatimi çekmişti. ''Kol kırılır yen içinde'' anlayışında olan Türk aile yapısı gereği, şimdiye kadar hiç görmediğim bir şeydi.

Evin küçük bir balkonu vardı. Altı-yedi yaşlarında bir kız çocuğu balkondan, yabancı ve meraklı gözlerle biraz da çekinerek etrafa bakıyordu.

Balkonlarımız karşılıklı olduğu için evin içini ve balkonlarını görüyordum.

İki gün, üç gün hâlâ pencerelerde ne tül, ne de kalın perde...

Bu evin hanımı hakkında ilk olumsuz puanımı vermiştim. Öyle ya; bize şimdiye kadar ailemiz, özellikle de annemiz tarafından öğretilen, değil yeni taşınılan bir eve, eski evimizde bile; yıllardır kardeş gibi olduğumuz komşularımızın olduğu eski evde bile, içeride ışıkları yakmadan önce veya ışıklar yanar-yanmaz; kalın perdeleri çekmekti! Fakat bu komşu, karşı apartman dairesinin yeni kiracısı; bırakın kalın perdeyi, tül perde bile takmıyordu.

''Komşumuz biraz tuhaf galiba'' diye geçti içimden.

Esmer, zayıf, uzun saçlı, altı-yedi yaşlarında görünen küçük kızı gâh balkondan gâh perdesiz pencerelerin camlarından belki de eski evlerinden ve arkadaşlarından ayrılmanın üzüntü ve öfkesiyle bakıyordu etrafa...

Nihayet bir hafta sonra yeni komşumuz evine perdeleri takmıştı.
Nedendir bilmem; o, perdesiz evin içinde gezinirken sanki beni görüyorlarmış gibi ben utanıyordum. O nasıl rahat edebilmişti hâlâ anlamış değilim.

Küçük kızlarının, balkondan; yabancı, çekingen, biraz da öfkeli bakışları sık-sık benim bakışlarımla karşılaşmaya başlamıştı.

Bir süre sonra, balkona çıkar-çıkmaz, bakışlarımın küçük kızı aradığını fark ettim.

Yine balkondaydı.

Karşısında bir arkadaşı varmış gibi konuşuyor, kendi konuşması bitince karşı tarafa geçip, onun yerine konuşuyordu ve böylece oyun oynuyordu.

Tek kişilik bir oyun sergileyen, sahne sanatçısı gibiydi...

Belli ki çok yalnızlık çekiyordu.

Beni görünce, görmemiş gibi yaparak, kaşlarının altından bana doğru baktığın da '' Merhaba'' dedim. Gülerek, içeriye doğru koştu. Sesini, bizim balkondan duyuyordum ama ne söylediği anlaşılmıyordu fakat çok heyecanlı ve yüksek sesle içeridekilerle konuşuyordu.

Tekrar dışarı çıktı. Bu kez, elimi hafifçe yukarıya kaldırarak, ona el salladım. Az önceki gülümsemesi, kahkahaya dönüştü.

''Anne!'' diye bağırarak tekrar içeriye koştu. Öyle mutlu olmuştu ki dayanamayıp tekrar çıkıyor, konuşmadan sadece gülerek tekrar içeriye giriyordu.

Mutfaktaki bulaşıkları toparlamak ve akşam yemeğini yapmak için içeri girdim.

O gece ne zaman balkona çıksam, küçük kızı ya balkonda ya da evlerinin penceresindeki tülü aralamış olarak bizim eve bakarken gördüm.

Gece neredeyse 24.00 olmuştu, küçük kız uyumamış, araladığı perdeden bana bakıyordu. İşte o zaman, onun ne kadar yalnızlık hissettiğini anladım.

Bir ''Merhaba'' bile onu mutlu etmeye hatta çok geç saate kadar uyumadan, ona selâm veren kişiye mutlu gözlerle bakmasına yetmişti.

Aradan birkaç gün geçti. Artık etrafa biraz daha alışmış ve biraz daha güvenle bakıyordu, yeni komşumuzun küçük kızı... Bütün gün tek başına balkonda duruyordu. Balkonda ip atlıyor bazen de karşısına hayali arkadaşlar koyarak yer değiştire-değiştire oynuyordu.

Ben de bu şehre taşınalı, 2 yıl olmuştu.

Adının Buse olduğunu sonradan öğrendiğim, yeni komşumuzun küçük kızından tek farkım; balkonda tek başına oyun oynamamamdı ama ikimizde yalnızdık ve ikimiz de balkonda tek başımıza oturuyorduk.

Daha sonraki günlerde Buse ile balkondan balkona konuşmaya başladık. İlk işi adımı sormak oldu. Araç trafiğine tek yönlü açık bir cadde olan; aramızdaki mesafe, araç sesinden, sesimi bir türlü ona duyurmuyordu.
Söylediğim halde, adımı duymuyor ''Anlamadım'' diyordu.
Ya konuşmayı uzatmak için ''Anlamadım'' numarası yaparak benimle konuşmak istiyor veya gerçekten anlamıyordu.

Sonunda çok yüksek sesle ''Buse, sen bana nine de'' dedim. Nihayet sesimi duymuş, söylediğimi anlamıştı.

Artık her sabah, caddemiz; beni görür-görmez, Buse'nin ''Günaydın nine'' sesiyle çınlıyordu. Buse artık hayali arkadaşıyla konuşmuyor, balkonda beni bekliyor, benimle konuşuyordu.

Her şeyi ama her şeyi soruyordu. Buse çocuktu ama ben elli yaşında bir insandım. Sokağı andıran, bu işlek dar caddemizde; Buse'nin her sorusuna yanıt vermem mümkün değildi.

Öyle özel sorular soruyordu ki yanıt versem tüm cadde esnafı ve yakın komşularımız özel hayatımız hakkında bilgi sahibi olacaktı. Bazen Buse'nin ahret sorularından kurtulmak için ona mahsusçuktan küsüyordum, ama o mu benim, ben mi onun yalnızlığını paylaşmıştım tartışılır! Galiba ikimizde yalnızdık.
Ben, bu şehirde yabancı olmanın yalnızlığını, Buse bu mahalle ve eve yeni taşınmış olmanın yalnızlığını çekiyordu.

Mahsusçuktan küstüğüm Buse'nin ne kadar üzüldüğünü görünce, dayanamıyor yine konuşuyordum.

Buse, ilköğretim 1. sınıf öğrencisiymiş. Öğleden sonraları yarım gün okula gidiyordu. Ben, çok geç yattığım için sabahları geç kalkıyordum. Oğlumu okula geçirdikten sonra tekrar yatıyor, saat:11.00 gibi tekrar kalkıyordum.
Her sabah, ya balkon ya da evlerinin penceresinden Buse'yi bizim balkona bakarken buluyordum. Meğer sabah saat 09.00 gibi kalkıyor, ben çıkıncaya kadar balkon veya pencerede benim çıkmamı bekliyormuş.

Beni görünce ''Günaydın nineciğim!'' deyip, içeri giriyor ve yemeğini yiyip, önlüğünü giydikten sonra, annesinin tarayıp, şekil verdiği saçlarını illâ bana gösteriyor sonra el sallayıp annesiyle birlikte okulun yolunu tutuyordu.

Günler günleri kovalamış, okullar yarıyıl tatiline girmişti. Oğlum gibi Buse de karnesini almıştı.

Buse'ye olan bu yakın ilgimi, oğlum kıskanmaya başlamıştı, ama ne olursa olsun, oğlumdan gizli de olsa Buse'ye bir karne hediyesi almak istiyordum. Oğluma tabi ki almıştım. Siparişi zaten çok önceden verdiği için hediye de sayılmazdı aslında... Siparişini yerine getirdim demek, daha doğru olur.

Emekli maaşı ile hem kendi evimize gelen faturaları ödemek hem de bu şehirde kira verip, fatura ödemek, epey ağır geliyordu. Kıt kanaat geçiniyorduk kısacası...

Ne olursa olsun; bu küçük arkadaşıma bir hediye alacaktım.

Pazara gittim. Oyuncak satan tezgâhta fiyatları görünce almak istediğim bez bebeği alamayacağım için çok üzüldüm. Çocukluğumda hep büyük oyuncak bir bebeğim olsun istemiştim. Belki de bu nedenle hangi kız çocuğuna oyuncak hediye alsam hep büyük bir bebek alıyordum.

Bu bez bebek o kadar güzeldi ki aslında Buse'ye mi, kendime mi almak istiyordum bilmiyorum fakat çok pahalıydı.

Biraz içim burkularak, oyuncakçı tezgâhından ayrıldım. Tam pazarın çıkışına gelmiştim ki ''Ne alırsan 2 Lira'' yazan bir tezgâhta; biraz kirlenmiş, fakat az önce almak isteyip de pahalı olduğu için alamadığım bebeğin, aynısını gördüm. Buse bebeği aldığın da benim kadar sevinir miydi, bilmiyorum?
Hemen bebeğe doğru yöneldim ve benden önce başka biri elini uzatıp alacakmış gibi, telaşla bez bebeği kaparcasına aldım ve 2 Lirayı verip, satıcının poşete koyduğu bez bebekle koşarcasına evin yolunu tuttum.
O kadar mutluydum ki Buse'nin ne kadar mutlu olacağını, kendi mutluluğumdan tahmin edebiliyordum.

Eve gelir-gelmez bez bebeği çamaşır makinesinin içine koydum ve biraz deterjan koyarak yıkadım. Çamaşır ipine astığım da; Buse bebeği gördü. Bir süre sessizce baktıktan sonra beklediğim soru geldi:
''Nine! Bebek kimin?'' dedi Buse...
''Benim'' dedim. ''Kızım çok uzakta ben de kızımın yerine onu seviyorum.''
''Hı'' dedi. Biraz hayal kırıklığıyla...
''Adı ne?'' dedi.
''Gül'' dedim.
Buse, bebekten gözlerini alamıyordu.

Aradan iki gün geçti. Yarıyıl tatili nedeniyle kendi evimize gitmek için oğlumla valizleri hazırladık o gece...

Bez bebeğe kıyamıyordum. Çocukluk hayalimdi o benim... Ama vicdanım da elvermiyordu. Ben onu Buse'ye karne hediyesi olarak almayı istemiş ve sonunda, inanamadığım kadar değerinden ucuz bir fiyata bulmuş ve almıştım.

Ertesi gün valizleri alıp, oğlumla otogara gitmek için evden çıkarken, bez bebeği güzel bir poşete koydum. Apartman kapısından çıktığımız da, tahmin ettiğim gibi, Buse'yi balkonda gördüm. Elimizdeki valizleri görünce;

''Nine!'' diye bağırdı ama gözleri doldu.

''Sepeti camdan aşağıya sarkıt Buse'' dedim.

Koşarak içeriye girdi ve pencereden, annesinin yardımı ile sepeti sarkıttı. Bez bebeği sepete koydum ve Buse'ye elimle öpücük işareti yaparak, otogara gidecek minibüs durağına doğru yürüdük.

Arkamızdan neler mi olmuş? Tahmin edersiniz... Önce bir sevinç çığlığı kopmuş ve Buse'nin ''Gülüüüüüm! Benim! Benim oldu! Ninem bana verdi...'' sesiyle cadde adeta inlemiş!


BİYOGRAFİ

 Sebahat Mayda YAVUZ (Yayıncı, Şair, Yazar)
Bulunduğu Şehir: İstanbul
Yaşadığı Ülke: Türkiye
Doğum Tarihi: 1961
Özgeçmiş / Edebi Etkiler: Ün. terk. Noter vekili olarak çalıştı. Okulda öğrenme güçlüğü çeken çocuklara özel dersler verdi. Kızılay’ın gönüllü ilkyardımcılarındandır. Rehber öğretmenin ricası üzerine; ortaokul Rehberlik derslerine girerek, öğrenci sorunları ve çözümüne rehberlik etti.
Şiir yazmaya; Türkçe öğretmeninin teşviki ile 1974 yılında başladı. Şiirde ilk ödülünü; ortaokulda, kompozisyonda ise; ilkokulda iken aldı. 1983 yılında,ilk yayımlanan yazısı;Yazko /Somut’ta‘’Haftanın Yazısı’’ seçilerek yayımlandı.
Şiir, öykü ve yazıları ile; Ozan, Ana, Gülpınar, Eflâtun, Güneyde Kültür, Aykırı Sanat, Sarı Zeybek, K.ı.r.m.ı.z.ı.S.i.y.a.h, Aydın Efesi, Güncel Sanat, Hayat, Maki,Burç,Ortanca,İremcik, Müz.Mag.Mısraların Dili,Bizim Kuşak Dergileri, Yazko/Somut, Zeytinburnu Haber Gazetesi,Yeni Kıroba, Hürsöz Gazetesi,Olay, Bakış,Yeni Adana Gazetesi vs. ve on üç antolojide yer aldı. Şiirleri 10’ dan fazla radyo istasyonlarındaki şiir programlarında ve TV.'de okundu. Bazı programlarda kendisi de seslendirdi. Bazı şiirleri bestelendi. Kültür, Sanat ve Edebiyata hizmet amacıyla; Şiir Yolcuları.CoM sitesini kurarak yayın hayatına sundu. Lösemili çocukların hastalığının erken teşhis ve tedavisi için geliri bağışlanmak üzere; “Şiir Gezgini“sitesinin büyük desteği ile 32 şairin yer aldığı, basım masrafını katılımcı şairlerin paylaştığı “BİR DAMLA UMUT“ antolojisini hazırlayıp-yayımladı ve satışından elde edilen paranın LÖSEV’E bağışlanmasını sağladı yine 32 şair arkadaşı ile birlikte “Türk Edebiyatı.org“ sitesinin desteği ile geliri Kızılay a bağışlanmak üzere “ŞİİR ÇADIRI’’ antolojisini ve 18 şair ile birlikte 2007 yılında kaybettiğimiz şair İNSAF CANER’ E İTHAF ettikleri ''BANA BORÇLUSUN HAYAT'’ ortak şiir kitabını hazırlayıp yayımlayan, Ortanca,Aylık Sanat ve Edebiyat Dergisi’nde Genel Yayın Yönetmeni ve K Kitap Dergi Yayınları’nda Reklâm ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü yapan şair: Başarı, Onur Belgeleri ve Almanya Kültür Ataşemiz tarafından Kültür ve Sanata Katkılarından dolayı teşekkür ile taltif edilmiştir.





SEBAHAT MAYDA YAVUZ'UN, ŞİİRLERİNİN YAYIMLANDIĞI KİTAPLAR:


ANA ANTOLOJİ (1990-2/İSTANBUL)

SEVGİ DAMLACIKLARI (1992/İSTANBUL)

M.M. MISRALARIN DİLİ (1992/İSTANBUL)

EFLÂTUN ANTOLOJİ (1993-İSTANBUL)

BİZİM KUŞAK MEGA ŞİİR ANTOLOJİSİ (1995-ANKARA)

HÜRSÖZ ŞAİRLER ANTOLOJİSİ (2003-AYDIN)

DUYGU REHBERİ (2002-ANKARA)

OZANLAR GÖNÜL KERVANI (1996-ADANA)

ŞİİRİMİZDE ÖĞRETMEN (1996-ANKARA)

GÜLDESTENİN GÜLLERİ (1999-ADANA)

BİR DAMLA UMUT (2005-İSTANBUL)

ŞİİR ÇADIRI ANTOLOJİSİ (2006-ANKARA)

BANA BORÇLUSUN HAYAT (ORTAK ŞİİR KİTABI /2008-ANKARA)
                                                                                                                                                                                                  

TAKUNYALAR - Hikâye / Sebahat Mayda YAVUZ

Bin dokuz yüz seksen altı yılıydı. Kucağımızda çocuk; semt -semt, sokak- sokak kiralık ev arıyorduk.

Eşim, tanıdığı herkese telefon ediyor, kirası uygun ev olup olmadığını soruyordu. Askerlik arkadaşlarını belki yıllarca arayıp-sormamıştı ama kiralık ev arama yorgunluğu, yıllar sonra onları bile aklına getirmişti.

Herkesten ''Yok'' veya ''Var ama kirası şu kadar'' yanıtını alıyorduk. Bizim bütçemizi aşan miktarlardı. Kiralık ev aramaktan bıkmış bir haldeydik.
Buluyorduk ama ev sahipleri öyle şartlar söylüyorlardı ki; donup kalıyorduk. Fakat Sarıyer'de iki katlı tabanı ahşap eve hâlâ içim yanar.
Nedenini bilmiyorum ama o eve gerçekten kanım ısınmıştı. İlk defa o zaman, insanlara olduğu gibi, evlere de insanın kanının ısındığını veya o evi sevemeyeceğini fark etmiştim. Zaten ilk defa kiralık ev arıyordum. Babamın evinde hiç kiralık ev aramamıştım ki, ne zorluğunu ne de evlerin de aynı insanlar gibi, sevilip, sevilmeyeceğini bileyim!

Sarıyer'deki o eski iki katlı, tabanı ahşap evin ikinci katı kiralıktı ama ev sahibi; kışın, illâ odun yakma zorunluluğunu koymuştu. O zaman ''Neden?'' diye sormak veya nedenini düşünmek hiç aklıma gelmemişti... Şimdi anlıyorum ki; kömürden zehirlenme tehlikesi yaşamak istemediği için bu şartı koymuştu herhalde...

Bizi değil, kendisini tehlikeye atmak istemiyordu. Zira bizim tabanımız olacak tahtalar, onların da tavanı idi... Nedense; o eve çok kanım ısınmıştı. Hâlâ, kiracı olarak oturacak olsam, kiracı olacağım ilk evin o olmasını isterim.

Babamın, kendi eviydi. Evlendiğimde de; eşimin babasının evinde oturuyorduk. Eşimin babası emekli olunca ''İki kadın bir mutfakta olursa; yangın çıkar'' misali, bize evden ayrılmak düşüyordu. Kucağımızda çocuk, sokak-sokak, semt- semt ev aramamızın nedeni buydu...

Tam ümidi kesmişken, bir akşam telefon çaldı. Arayan, eşimin asker arkadaşıydı. Akrabalarının kiralık bir evi olduğunu ve gelip görmemizi söylüyordu.

Ev aramaktan o kadar yorulmuş, bunalmıştık ki; bana kalsa, evi hiç görmeden, hemen eşyaları bir kamyona yükleyip eve taşınacaktım. Nasıl olursa olsun, artık önemli değildi!

Neredeyse bir yıl olmuştu; kayınvalidem, kayınpederim, görümcelerimle aynı evde oturuyorduk.

İlk gelin geldiğim de, birlikte oturmuş olsaydık; belki bu kadar zor gelmeyecekti ama kendi düzenini kurmuş, kendi evimin hanımı olmuştum bir kere... Belki de bu nedenle, bana birlikte oturmak gerçekten çok zor gelmişti. Hatta aynı evde, aynı mutfakta; kayınvalidem ayrı, ben ayrı yemek pişiriyordum. Çünkü ikimizin de damak zevki ayrıydı! Bazen hır-gür çıkıyordu. Sessizliğimi koruyordum ama bir taraftan da sabrımın dolduğunu hissediyordum.

Bu telefon konuşması bana adeta cankurtaran gibi gelmişti. Nerede olursa olsun, nasıl olursa olsun; o eve gitmek, daha doğrusu kaçmak istiyordum.

Yeter ki yine kendi evimin hanımı olayım!

Sabahın olmasını zor bekledim. Sabah, eşim işyerine gitti ve patrondan izin alıp, geldi.

Ben, çoktan hazırdım. Çocuğu aldım ve üç araç değiştirerek, verilen adrese gittik. Sarıyer gibi, İstanbul'un gözbebeği olan bir semtte büyümüş olan eşim; bu semti, evin olduğu yeri hiç beğenmedi. Sarıyer'den de ev kiralayacak paramız ne yazık ki yoktu!

Ben, beğenip-beğenmeme lüksüne sahip değildim. Çünkü artık evdeki hayatım işkenceye dönmüştü. Sadece o evden ayrılmak istiyordum. Neresi olursa olsun, yeter ki yanımda çocuğum ve eşim olsun. Öyle; pembe panjurlu ev hayali kuracak durumda değildim.

Eşimin yüzünün ifadesinden ve sessizliğinden, durumdan hiç de hoşnut olmadığı belli oluyordu.

Evi gördük. İki oda bir salon, küçükte bir mutfağı vardı.

Ev sahibinin istediği kira bedeline eşim itiraz etti fakat ev sahibi bir türlü indirim yapmıyordu. İçimden ''Ne olur Allah'ım, bu evi kiralayıp-taşınalım. Ne olursun bir aksilik çıkmasın'' diye dua ediyordum.

İndirim yapılmayınca; eşim ''Olmaz! Bu kadar kirayı, bu maaşla ödeyemem'' deyince, sanki sabrım patlamıştı.

''Beni otogara götür'' dedim. ''Ben bir daha o eve dönmek istemiyorum.''

Eşim şok olmuştu. Uzun- uzun yüzüme baktı.

''Bu kadar kira verirsek, aç kalırız'' dedi. Açlığa da razıydım. Yeter ki huzurum olsun.

''Kararlıyım'' dedim. ''Ya bu evi tutarsın ya ben babamın evine dönüyorum.''

Ev sahibine dönerek ''Tamam'' dedi eşim...


Sanki ev kiralamamış, villa satın almışız gibi mutluydum.

Sarıyer'e döner dönmez; eşyaları toplamaya başladım. Benim kayınvalidem, kayınpederim, görümcelerimdi ama eşimin; annesi, babası, kardeşleriydi...

Ben ne kadar mutluysam, eşim de o kadar üzgündü! Ailesinden ayrılmak zor geliyordu. Çok da içe dönük bir aile yapıları vardı. Birbirlerine çok bağlıydılar. (Eşimi, şimdi daha iyi anlıyorum.)

Ertesi gün, tüm eşyaları taşınmaya hazır hale getirmiştim.
Taşınacağımız ev yeni badana yapılmıştı. Ev sahibi kendi oturmuş fakat bir türlü rahat edememiş ve üst katta bir oda, bir salon olan; yine kendine ait, eski dairesine geri taşımıştı eşyalarını...


O hafta içinde taşındık.

Aman Allah'ım! Yeniden doğmuş gibi hissediyordum kendimi veya yıllardır mahpusmuşum da, özgürlüğüme kavuşmuşum gibi mutluydum.

Sarıyer'e göre, bu semtte her şeyin fiyatı çok daha ucuzdu...


Benim için alışmak zor olmadı ama eşim hiç alışamadı bu semte yine de yaklaşık beş yıl o evde oturduk.


Beş yıl sonra, kirayı ödeyemeyeceğinden korkan eşim, para bile biriktirmiş ve biriktirdiğimiz parayı peşinat olarak verip, biraz da borçlandıktan sonra; bir salon, bir oda ve küçük bir mutfağı olan bir ev satın almıştık.

Bu eve taşındığımız da; evin banyosunda bir çift takunya vardı. Ben, o takunyaları kullanmış ve eskitmiştim.

Satın aldığımız eve taşınmak için eşyaları toplarken, birden aklıma o geldi.

Hemen Eyüp Sultan Camii yakınlarında takunya satan bir dükkâna gittim ve bir çift takunya aldım.

Eve gelir gelmez; unutmamak için, ev sahibine götürdüm.

''Teyze! Evinize taşındığımız da, banyoda bir çift takunya vardı. Sizin, o takunyaları ben kullanıp eskittim. Size yeni takunya aldım. Hakkınızı helâl edin!'' dedim.

Teyze gülümseyerek yüzüme baktı ve dalgın bir şekilde ''Kızım, biz hiç takunya kullanmayız ki!'' dedi.

''Ama teyze nasıl olur, bizden önce o evde siz oturuyormuşsunuz ve siz çıkar çıkmaz biz taşındık'' dedim.

''Vallahi kızım anlamadım ki, biz hiç takunya almadık. Ne amcan ne ben kullanamayız zaten'' dedi ve güldü.


O evin banyosundaki takunyaların sırrını; ne ev sahibimiz olan teyze, ne amca, ne biz bir türlü çözemedik. Takunyaları götürüp, Eyüp Sultan Camii'ne bıraktık.